goodbye bafana

<bkz: özgürlüğün rengi>

güney afrika halkının özgürlük savaşçısı olarak kabul ettiği nelson mandela'nın hayatının bir bölümü içermesi sebebiyle biyografi sayılan, 2007 yılında yılında gösterime giren, bille agustos'ın yönetmenliğini yaptığı film.

kabilesinin ileri gelenleri tarafından madiba lakabıyla anılan mandela'nın hayat hikayesinin yine bir bölümü 2009 yılında gösterime giren the invictus (yenilmez) filminde de anlatılmaktadır.

filmde, faşist gardiyan olan james gregory (joseph fiennes) mandela'nın sorumluluğunu üstlenmesiyle insanlara, özellikle de ırksal farklara olan bakış açısında değişiklikler başlar. hele ki, o dönemde ülkede yasaklanan özgürlük beyannamesi'ni bir kütüphanede gizlice okuması ve bir sayfayı yırtarak sürekli cebinde taşıması, faşist bir gardiyan için fazlasıyla düşünce değişimi demektir. james gregor'in eşi rolünde diane kruger'ı (gloria gregory) görüyoruz. ve elbette mandela rolünü üstlenen dennis haysbert'ın oyunculuğu konusunda bir çok eleştiri alması, filmin 2007 yılında berlin film festivalinde barış film ödülü almasına engel olmadı.

filmdeki oyunculuk konusunda çok fazla bir şey söylemek mümkün değil. hatta vasat denilebilecek kadar kötü çekilmiş sahneler izlemek mümkün. filmin başrolünü gardiyan james almış gibi görünse de, mandela'nın etkisi göz ardı edilemez. biraz daha gerçekçi olalım, eğer ki film önce güney afrika'nın daha sonra tüm dünyanın barış elçisi olarak kabul ettiği nelson mandela'nın hayatını içermeseydi, bırakın bu başarıları, adından bile söz edilmeyen bir film olurdu.

***

filmi izlerken bazı sahneler sebebiyle ülkemizin içinde bulunduğu olumsuz koşulları anımsamamak için ülkeyle hiçbir bağınızın olmaması gerekir. özellikle filmin başında mandela'nın bir adada(robben adası) özel bir odada diğer mahkumlardan ayrı tutulması hemen akla abdullah öcalan'ı getiriyor. yine filmin devamında hapishane şartlarının iyileştirilmesi, sonrasında bir takım görüşmeler yapmasına müsaade edilmesi, filmin sonuna doğru hapis adı altında mandela'ya sağlanan lüks yaşam şartları, avukatları ve taraftarlarıyla görüşmeleri, bu görüşmeler sırasında gardiyanların ve devlet görevlilerinin onlara hizmet etmesi hiç yabancı gelmiyor. hele ki, filmin sonunda azılı terörist olarak yıllarca hapis yatan mandela ile devlet başkanının yaptığı görüşme son zamanlarda -özellikle 12 eylül referandum sürecinde- başbakan erdoğan ile öcalan arasındaki gizli görüşmelerin yapıldığı dedikodularını değerlendirmeye almanıza sebep olabilir.

güney afrika'da zencilere yapılan faşizan davranışlar, işkenceler, kimliğin ve ırkın silinmesi yönündeki insani olarak kabul edilemeyecek onca davranış, hiç alakası olmadı halde ülkemizde terör eylemleri içinde bulunan pkk'nın kendilerine yapılan baskıyla bir tutulması oldukça enteresan. öcalan ve pkk destekçileri mandela'nın vermiş olduğu mücadeleyi kendilerine örnek olarak aldıklarını söylüyorlar, hem de hiç hadleri olmadan. mandela, zencilere yapılan işkencelere karşı haklı dücadele veren, sosyalist ideolojiyle birlikte her insanın eşit olması gerektiğini savunan bir liderdi. öcalan'ın mandela'ya benzetilmesi sadece pkk'nin kendilerine yine yandaş çekme çabasından başka bir şey değildir. asla öcalan ve mandela karşılaştırılamaz, bir tutulamaz.

filmin sonunda mandela 1990 yılında, hapisten çıkıyor ve büyük coşku ve kutlamalarla karşılanıyor. yaşamının geri kalanında özgürlük savaşçısı olan mandela, 1994 yılında güney afrika'nın ilk siyahi başkanı olarak seçiliyor. mandelanın hapsolduğu süreçte olanlar, ona sağlanan imkanlar, daha önce gizli olarak ve sonunda da resmi olarak devlet başkanıyla olan görüşmeleri hükümetin öcalan'a jestleriyle birebir örtüşmekte. ve son dönemde hapis şartları koşulurken özel ev hapsi istemi de filmi izlerken hemen aklınıza gelecektir. tarih tekerrürden ibaret ama keşke her şey iyi yönde olsa.

mandela filmin sonunda hapisten çıktı ve devlet başkanı oldu. öcalan için de planlanan geleceğin bu olduğu senaryoları ağızdan ağıza dolaşırken, öcalan'ın ülkenin başına gelme olasılığını düşünmemek elde değil. hatta, bu konuşmalar acaba öcalan'ı hapisten çıkarmak ve hükümette ona yer vermek için halkı buna alıştırma senaryoları mı? zira, halka bir şeyi tepki vermeden kabul ettirmek istiyorsanız, o şeyi önceden yavaş yavaş konuşmalarla hazırlamanız gerekir. işte siyaset budur. her türlü rezilliği yapabilirsiniz, lakin öncesinde buna zemin hazırlarsınız ülkenin en iyi adamı olursunuz.

the reader

insanın zayıf noktalarının, onu nasıl uçuruma sürüklediğini anlatan güzel bir film. bir eksikliğin varsa ve bunun bilincindeysen, toplumdan bunu saklaman gerektiğini düşünürsün. bazıları ise bunda o kadar başarılıdır ki, zayıf noktasının utanılacak bir durum olduğunu düşünüp, ömrünü feda edebilir.

okumayı bilmeyen yetişkin bir kadının, kitaba olan aşkı ve öğrenme arzusu için ergen bir erkeği seks ile kendine bağlaması ve devamında da hayatlarını birbirlerine bağımlı olarak yaşamalarını anlatıyor film.

etik olarak bakıldığında bir kadın, bu yaştaki bir genç ile cinsel ilişkiye girmesi, hatta ona seksin nasıl yapıldığını öğretmesi kabul edilir şey değil, özellikle bizimkisi gibi kapalı toplumlar için geçerli bu. bir de bu kadın, seks öğretimi karşılığında gencin kendisine kitap okumasını istiyor. fahişelerin yaptığından çok farklı değil genel olarak baktığınızda. fahişeler ergenlere bacaklarını açar ve ilk seks deneyimini yaşamalarını sağlar karşılığında da para alır. ama bu kadın kitap okunmasını istiyor. yani karşılaştımada bir bedel var. lakin izlerken buna takılmıyorsunuz. kadın da genç de başlarda öyle tutkulu sevişiyor ki, tüm olumsuzlukları görmezden geliyorsunuz. fakat film içinde ilerleyen zamanda seks için şartın kitap okunması olunca etiksel olarak değerler giriyor devreye ve kadın artık eskisi gibi tutkuyla genç adama yaklaşamıyor.

bir sırrı ömrünüz boyunca saklamak zordur. anlaşılmasına sebep olacak olaylara karşı koyamıyorsanız, söylemesiniz de açığa çıkabiliyor. filmi izledikten sonra iki kare aklımdan çıkmadı;
birincisi, kadın ve genç bir bisiklet gezisinde yemek yemek için gittikleri bir yerde masaya otururlar ve yanlarında öğrenciler oturmaktadır. garson gelip ne yiyeceklerini sorar ve onlar menüye bakarlar. kadın da bakar ama ne yiyeceğini bilemez, çünkü menüyü okuyamamaktadır. genç adamdan bir yemek seçmesini ister ve bana da aynından, der. bu, zaten okuma-yazma bilmemenin ezikliğini yaşayan kadın için bir darbedir, psikolojik olarak bunu hissederken yanlarında yemek seçmeye çalışan çocuklara öyle bir bakar ki, çektiği acıyı o an izleyici olarak hissedersiniz, içiniz acır. yetişkin kadın karakterini canlandıran kate winslet'ın bu sahnedeki oyunculuğuna değer biçilemez. biçilmemeli.

diğeri ise, duruşma salonunda tutanağı yazanın bu kadın olduğu konusundaki ispat sahnesi. kadının önüne bir kalem ve kağıt verilir. kadın donup onlara bakar buğulu gözlerle, mosmor olmuş vücudunu hareket ettiremez. o an hayatının dönüm noktasıdır ve kadın o yaşına kadar ezikliğini yaşadığı şeyi itiraf edemeyecek kadar güçsüzdür. kendini hapsettiği karanlık kuyuya ölmek için dalar bu kez ve "ben yazdım" deyip, ömür boyu hapis cezası alır. kadının o anki duruşu oyunculuktan çok fazlası.

filmle ilgili daha söylenecek çok şey var. ama ne zaman filmde geçen bu iki kare aklıma gelse, kendi kuyumda ölmeyi diliyorum; kelimelerim sukuta bürünüyor.

adem in trenleri

bir sinema sever olan bana neden türk filmlerini tercih ediyorsun diye sorsalar, kendimi/yurdumun insanı görüyorum onlarda, derdim. ve ne kadar kaliteli olsa da, imdb'den çok çok yüksek puanlar alamasa bile türk filmlerini yabancı filmlere tercih ederim. işte bunun nedenlerinden biri de bu ve bunun gibi filmlerdir.

ademi'in trenlerindeki oyuncu kadrosu tartışılamaz düzeyde türkiye için. bir çoğu tiyatrodan yetişme ve tiyatroda olsun, sinemada olsun izleyiciyi kendine bağlayan bir oyunculuk sergiliyorlar. bu film etrafta olup bitenlerin çocuk gözüyle bir anlatımı. filmdeki karakterlere bakıldığında -herkeste olduğu gibi benim de kabul edemediğim- sadece cem özer'in oyunculuğuna bir şeyler söylenebilir. hocanın baştaki sert ve gaddar görülen tavrı, cem özer'in yüz hatlarıyla uyuşsa da, hoca karakteri tam oturmamış gibi. özellikle aşk sahnesindeki duruşu -biz köyde bunun gibilere odun gibi adam derler- aşkın o andaki hissini veremiyor. cem özer yerine başka bir oyuncu oynasaydı, film nasıl olurdu onu da bilmiyoruz gerçi.

filmin konusu, hamile kalan bir kızı sahiplenerek ahirette bunun sevabından faydalanmak isteyen hocanın, ailesiyle birlikte köye gelişiyle başlıyor. tren istasyonu çalışanları ve ailelerinden oluşan köy ahalisi, üç kişilik bir aileden oluşan bu misafirleri pek sıcak karşılamıyor. köyde yaşayanların hepsi bir aileyi temsil ediyor aslında. öyle yakınlar ki, hayatı paylaşıyorlar. türkiye'de böyle yerler var mı bilmiyorum; lakin filmde izleyiciye yansıtmaya çalışılan köy, tam bir ev havasında. dedikodu da var elbet ama bir süre sonra herkes her şeyi biliyor. bu noktada pek gerçekçi değildi. ama film bu ya, çözüm bulma adına hepsi seferber oluyorlar.

hep mutlu sonlara koşan türk sineması, bir kez daha çıktığı bu yoldan sapmamış. film sonunda herkes mutlu, öpüşmeler, sarılmalar. filmi bazı açılardan benzettiğimden, filmi izlerken selvi boylum al yazmalım filmindeki sonu göreceğimi sanmıştım. bi tarafta hoca, diğer tarafta bekir, ortada hacer küçük kızın elinden tutuyor ve hangisini seçeceğini karar verme aşamasında... hatta gözümde bu görüntüyü canlandırdım, ama yok böyle olmamalı dedim, olmadı. bundan pek farkı olmayan bir sonla karşılaştım yine de. hacer karakterine baktığımızda, yaşadıklarının ezikliğini üzerinden atamayan bir kadının, aynı zamanda annelik yapması pek olağan değil. zaten filmin başında, trenden indiklerinde ve nerdeyse tüm film boyunca çocuğun baş parmağını emmesinden anlaşılıyor annenin karakteri ya da sinmiş karaktersizliği. yoo karaktersizlik burada hakaret değil asla, sadece anlatmaya çalıştığım hacer karakterinin yaşadıklarına göğüs gerecek bir kadın olmadığı, yaşadıklarının etkisiyle olamaması. ve hocayı seçişi. ne ilk ne de son olan hocaya gidişi, asla seçim değildi. ikisinde de hocayla yaşamaya mecbur bir kadındı hacer ve ikincide yüzü gülebildi.
kadınlar yaşayacakları hayatı seçemiyor ayakta durmayı başaramazlarsa. çünkü rüzgar narin yapılarından dolayı onları kolayca yıkabiliyor. yıkılmak istemeyen kadın, sırtını güvenebileceği bir erkeğe dayıyor. hep olduğu gibi.

entryi filmde kadının kadınlığının unutuluşunu mizahi olarak anlatan ve türkiye şartlarında bir kadın klasiği ile bitirelim.


----- spoiler -----
iftar yemeği için ademlerin evinde toplanmıştır ahali. adem'in halası, köyün en yaşlısı olarak masanın başında oturmaktadır. o sırada tren istasyon şefi gelir ve yaşlı kadına "nasılsın" diye sorar. ve kadının verdiği cevap oradaki herkese dumura uğratır. şöyle ki:

-nassı olem, ne mememi sıkan vaar, ne amımı siken.
----- spoiler -----

i killed my mother

<bkz: j ai tué ma mère>

"annemi öldürdüm ama aslında onu hala seviyorum."

xavier dolan'ın senaryosunu yazdığı, yönetmenliğini yaptığı ve elbette filmin başrolde de oynadığı 2009 kanada yapımı film. türkçe çeviri ismi annemi öldürdüm olan film, ülkemizdeki tabular düşünülünce, filmin ismi bile, filme karşı oluşacak tepkinin ne olacağını tahmin etmeyi sağlıyor.

dolan'ın bu filmin senaryosunu yazıp, yönetmenliğini yaptığı sırada 19 yaşında olması, filmi izleyip övgülerde bulunanların üzerinde hayli etkili. çünkü dolan, genç yaşına rağmen böyle bir filmin her noktasında varsa, gerçekten sempatiyi ve övgüyü hak ediyor demektir. aynı zamanda bu kadar genç birinin başarılı işler çıkarması, sanat adına sevindirici. önümüzdeki yıllarda adından daha çok bahsettireceğe benziyor.

filmin konusu da gördüğü ilgi ve eleştiriler açısından etkili. 16 yaşında bir gencin annesi ile arasındaki çatışma, annenin oğlunun homoseksüel olduğunu öğrenmesiyle doruk noktasına ulaşıyor. orta yaş bunalımındaki annesinin alzheimer hastalığı olduğunu düşünen hubert(xavier dolan), kendisini anlamadığı ve sürekli akranlarıyla kıyasladığı için annesini suçlar, sık sık onu hiç sevmediğini dile getirir ama gencin psikolojik karmaşası annesine olan duygularına yansır. ve ara sıra duylarını ifade etmek için çektiği video kasetlerinde annesine olan sevgisini dile getirir. bu videolar filmden kopukluk hissi verse de, hubert'ın sözlerinin konu ile ne kadar alakalı olduğunu filmin sonuna doğru anlaşılıyor. filmde diğer bir detay da, hubert’ın çok sinirli olduğu zamanlarda hayalinde canlandırdığı görüntüler. o anlarda şiddete yönelmesi sinir kontrolünde sıkıntı yaşayan gencin, yine duygusal karmaşasını yansıtmakta. filmin müzikleri de filmi izlerken insanı resmen filmin içine çekiyor.

gençlik bunalımları, ebeveynlerle iletişim sorunları ergenlik döneminde her insanın sıkıntılarıdır. bu filmde, annelerin yaptıkları kıyaslamalar ile çocuklarına ne kadar zarar verdiği gözler önüne seriliyor. ailenin bütünlüğü ve çocuk üzerindeki etkiyi savunanların pek de beğeneceği bir film değil. çünkü filmde genç hubert, babasının küçük yaşta aileyi terk edip gitmesini ve onunla hiç ilgilenmemesinin sonucunda homoseksüel olduğunu ve büyürken kendine model alacak kimseyi bulamadığından yakınıyor. haksız da sayılmaz. özellikle ergenlik döneminde cinsel kimlik ve karakterini şekillendirmeye çalışan gençler, sadece ne yapmaması gerektiğini söyleyen, temel ihtiyaçlarından başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen anne-babayı örnek almak bir yana, söylediklerini bile umursamazlar. çocuklara ne yapamayacağını değil, neler yapabileceğini anlatmak gerekli. bu sayede çocuk doğruya yönlendirilebilir.

filmin ödülleri ve adaylıkları –şimdilik- şöyle:

istanbul film festivali 2010: radikal halk jürisi özel ödülü
cannes film festivali 2009 : yönetmenlerin onbeş günü
cannes film festivali 2009 :sanat-sinema ödülü,
cannes film festivali 2009 :genç bakış ödülü,
cannes film festivali 2009 :sacd ödülü
2009 vancouver film festivali: en iyi kanada filmi
2009 lumiere ödülleri: lumiere ödülü, seyirci ödülü
2009 cesar ödülleri: en iyi yabancı film adayı
2009 sao paulo film festivali: uluslararası jüri ödülü adayı
2009 satellite ödülleri: en iyi yabancı film adayı
2009 stockholm film festivali: bronz at ödülü adayı
2010 palm springs film festivali: en iyi kadın oyuncu
2009 vancouver film eleştirmenleri
en iyi film, en iyi erkek oyuncu, en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı erkek oyuncu
2009 bangkok film festivali: özel ödül
2009 genie ödülleri: claude jutra ödülü
2009 namur festivali: en iyi ilk senaryo, en iyi kadın oyuncu

film 24 eylül 2010 tarihinde türkiye'de gösterime girdi, yani halen gösterimde. izlemek isteyenlere hemen biletini alıp, salondaki koltukta yerini almasını tavsiye ederim.

perennual

tüm zamanlar diye başlarsam, tüme gerek kalmadan zamanlara denk delir.

her yerde ataturk heykeli olmasi

5816 sayılı atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkında kanun'un 1. maddesinde açıkça belirtilmesini fırsat bilen chp'nin siyasi çıkar sağlama ve halkın atatürk sevgisini kullanarak faaliyetlerini devam ettirmesinin sonucudur. atatürk'ün anıtı ilk olarak etnoğrafya müzesi önüne dikilen zafer anıtı olsa da, tüm heykel ve anıtları atatürk diktirdi demek yanlış olur. yazık ki ölümünden sonra atatürk ismini ve heykellerini kullanarak siyasi çıkar elde edenler, bundan utanmazlar; hatta vatan hainliğine varan ölçüde suçlamalarda bulunup, kendilerini atatürkçü olarak ilan etmeyi de ihmal etmezler.

http://www.stargazete.com/...heykel-haber-195707.htm

auf der anderen seite

senaryo ve yönetmenliğinde fatih akın imzası taşıyan, 2007 yılında gösterime giren ve cannes film festivalinde akın'a "en iyi senaryo" ödülünü kazandıran film.

başrolde nurgül yeşilçay(ayten-gül) ve baki davrak(nejat) olsa da özellikle tuncel kurtiz'in(ali) oyunculuğu ile film, filmin içine çekiyor izleyeni. ve elbette, nursel köse(yeter) ve hanna schygulla(susanne) atlanmaması gereken isimlerden.

filmde ilişkiler üzerinde çok durmuş fatih akın, iyi de yapmış. karakterleri ve diyalogları öyle oturtmuş ki, izlerken filmi ve karakterleri özümseyebiliyor, hem de sanki hayattan gerçek bir kesit izlediğinizi düşündürüyor. film her ne kadar sonu ve anlatmaya çalıştığı siyasi düşünce ile eleştirilse de -farklı düşüncelerin varlığını görmezden geldiğimiz sürece iyileşme olmayacağından- bu eleştiriler çok etkili değil.

***

fatih akın'ın tüm filmlerinde görülen anarşizm provokasyonu bu filmde biraz daha etkisini gösteriyor. bir cümle ya da bir görüntüyle desteklediği siyasi düşünceyi ortaya çıkaran yönetmen, bu film için özel bir açılım yaparak. konuyu tam olarak bunun üzerine kurulmuş gibi. devlet politilarının (türkiye-almanya) insanların yaşamları üzerine etkileri, ilişkilere politika engeli ve her şeye rağmen insanların birbirinden bağımsızlaştırılmasına isyanı net olarak görebiliyoruz. nerede büyürsen büyü ve yaşadığın topraklar ne olursa olsun, sevgiye engel olamadığının göstergesi. belki de filmin ödül almasındaki en büyük sebep budur.

filmde farklı zamanların iç içe geçmiş kurgusu etkileyici. fatih akın, filmlerinin bir başka klişesi de bu sanırım. temmuz'da (im juli) ve kısa ve acısız (kurz und schmerzlos) filmlerinde de aynı kurguyu kurguyu görmek mümkün. demek ki bu yönetmen başarısını, film senaryosuna borçlu ve yaşamın kıyısında filmi ile bu başarısının meyvesini almış durumda.

im juli

2000 yılında gösterime giren fatih akın'ın yönetmenliğini yaptığı film.

film, insanın kaderine kendini bırakması ve karşısına çıkan şansı değerlendirmesini konu alıyor. kadercilik anlayışına kendini kaptıran bir kadın ve aşık olduğu adam ile kaderinin defalarca kesişmesi, adamın da kadere inanması ile mutlu sona ulaşıyorlar.

filmde güneşin yol göstericiliği de işlenmiş. bu durum bana güneşe tapan yezidileri anımsattı. onlar, güneş doğarken ve batarken güneşe doğru yönelip, üç defa rukuya varıp ibadetlerini gerçekleştirirler, günün geri kalanında da güneşi takip ederlerdi. filmde güneş, kadını simgesel, replik ve davranış olarak bunu destekler nitelikte. zaten aşkın başlama zamanında da güneş figürlü yüzük sahnesini adama hediye etmesi var. o sahnede, güneş olan tanrısını simgeleyen yüzüğü adama veriyor ve adeta "sen benim tanrımsın" minvalinde mesaj vermeye çalışıyor. tabi bunu güneşin tanrılığına hatta kadere inanmayan adam anlamıyor. ve olaylar gelişir.

filmdeki yüzler farklı olsa da, fatih akın'ın ilk filmi olan kurz und schmerzlos filminin başrolünde izlediğimiz ve fatih akın filmlerinin vazgeçilmezi olan mehmet kurtuluş, bu filmde de kamera karşısında. yine aynı filmde rol alan ve tabi sınırdaki polis rolüyle fatih akın, her filminde olduğu gibi bir rolü kendisini ayırmış. yönetmenlerin filmlerinde olmazsa olmazları vardır. kendi filmlerinde rol almak fatih akın için olmazsa olmazlardan. filmin bazı sahnelerinde fatih akın'ı görmek de hoş oluyor hani. onun filmlerini izlerken acaba bu filmde hangi rolde göreceğim diye beklenti oluşuyor.

fatih akın'ın diğer filmlerinden de tanıdığımız idil üner'in sahilde söylediği şarkıyı da eklemeden edemeyeceğim. bu şahane şarkının sözleri şöyledir;

güneşim, ayım sana ışık olsun
sıcak kumum yoluna acık olsun
okşarım tenini rüzgarımla
susuz kaldı sularım dudaklarına
ahh o gözlerin
arasın beni, peşime düşsün
ahh o dudakların
gelsin, bulsun, tatsın ve öpsün beni

filmi izledikten sonra akılda kalanlardan biri de, bilinen ama bildiğiniz şeyin böylesine güzel olduğu fark edilmediğiniz kaşık pozisyonu. birlikte uyumanın en sıcak ve rahat hali. huzurun davetiyesi. filmde bunun anlatımı ve verdiği his öyle kuvvetli ki, eğer filmi yalnız izliyorsanız, o an yanınızda sevdiğiniz kişi olmadığına lanet edebilirsiniz. işte böyle bir durum oluşursa tavsiyem, film bittikten sonra hala hisler sıcakken o kişinin yanına gitmeniz olur. yoksa bu hissin yarattığı eksiklik uyku huzursuzluğuna sebep olabilir.

eğlenceli, duygu yüklü, harika, başarılı bu filmde işte o meşhur replik;

"aşkım...
kilometrelerce yol kat ettim, nehirleri geçip dağları aştım, hüsrana uğradım ve ızdırap çektim. nefsime karşı koydum ve güneşi takip ettim. böylece senin önünde duruyorum ve sana "seni seviyorum" diyorum..."

yazarlari meydan sozluk e getirenler

hoşgeldin'e geldik.

meydan sozluk

meydan'ı boş bırakmaya gelmiyor be abi.

hayırlı olsun.

karanliktakiler

çağan ırmak imzası taşıyan 2009 yılının başarılı filmlerinden biri. filmin görüntü yönetmenliğini gökhan tiryaki yapmış. tiryaki, son dönem filmlerinde adı sıkça geçen ve başarısından söz ettiren bir görüntü yönetmeni. zaten filmdeki görüntüde bir çok noktada etkileyicilik sözkonusu. tiryaki, bu film sayesinde çok daha iyi filmlere imza atacaktır.

çağan ırmak'ın bu filmden önce ıssız adam gibi vasat bir piyasa filmine imzası atması, bu başarılı filmden sonra da bir piyasa filmi gelir mi endişesine düşürdü beni. özellikle oyunculuk ve görüntüde böyle başarılı bir film yapılıyorsa, izleyici olarak bundan sonra daha iyisini beklemek hakkımız olur. umarız yönetmen piyasa filmleri çekmekten vazgeçer de, bundan sonra da böyle filmler izleyebiliriz.

filmin başrolünde meral çetinkaya (gülseren), erdem akakçe (egemen) rol almış. bana soran olsaydı, kesinlikle bu film meral çetinkaya'nın oyunculuğuyla coşmuş derdim. elbette erdem akakçe'nin hakkını yememek lazım. o da bu film ile türk sinemasında isminden daha fazla söz ettireceğe benzer. iki oyuncuyu da ilk olarak tv dizilerinde izlemiştik. meral çetinkaya, bizimkiler dizisinin ayla teyze'si, erdem akakçe ise biz size aşık olduk dizisinde panikatak hastası genç bir adam olan harun'u idi. iki oyuncunun da tiyatrodan geldiği elbette göz ardı edilmemeli.

film çok yabancı gelmiyor ilk başta. birkaç dakika içinde nerden tanıdık geldiğini buluyorsunuz zaten. bir tür throw momma from the train (annemi trenden nasıl atarım) izleyeceğimi düşündüm ben açıkçası. konu örgüsü de bu filmle benzerlik göstermekte. konu açısından çok da özgün bir film olduğu söylenemez. senaryo sahibi çağan ırmak'ın bu benzerliği göz ardı ettiğini düşünmek istiyorum. yoksa, 1987 yapımı bir filmi tekrar çekmiş değil. elbette konuda değişiklik söz konusu fakat ilk izlenim bu oluyor.

filmi izleyenlerin, filmdeki ağır hava ve karanlık sebebiyle (bana göre demirkubuz filmi olamayacak kadar aydınlık) zeki demirkubuz filmi etkisinde, hatta yönetmeni bilinmese demirkubuz filmi olabileceğinin düşünülmesi konusunda yorumlar yapılmakta. bu film, demirkubuz filmi olamayacak tüm özellikleri toplamış. yönetmenlerin birbirinden etkilenmesi olağandır, lakin bir yönetmenin filmindeki tadı, diğer yönetmenin filmlerinde bulmak mümkün değildir.

karanlıktakiler. yalnızlığa itilmiş insanların yaşadığı olayların diğer insanlar üzerinde de karanlık etkisini anlatıyor bu film. yalnızlık her zaman seçim değil. zaten kim inanır ki bunun seçim olacağına? insanlar görmek ve kabullenmek istediklerinden kaçtıkça, daha da karanlığa gömülüyor; işte bu film gerçekleri unutarak onlardan kaçmanın zararlarını anlatıyor.

filmin sonunda, gülseren'in oğlu egemen tarafından biraz da alkol ve uyuşturucu sayesinde geçmişini hatırlaması, olanlarla yüzleşmesi, karanlıktan ve ailesinin onu hapsettiği evden kurtuluşu ile son buluyor. son sahnede gülseren'in yüzündeki gülümseme, izleyeni de gülümsetiyor. iyi son diye buna derim ben, psikolojik travmadan kurtulmak!

mar adentro

"biçimsiz ve bozulmuş bir bedenin bekçisi olan bir insan için, yani benim için, saygınlık nedir? ben, hayatı, özgürlüğü seven çoğu insan gibi, yaşamanın bir hak olduğuna, ama bir mecburiyet olmadığına inanıyorum." ramon sampedro

bunca yıl sonra filmi övmenin anlamsız olduğuna inanıyorum. bu film, insanın yaşama ve ölme hakkının toplum baskısıyla haktan çıkarılıp, mecburiyet haline dönüştürülmesinin verdiği acıyı, izleyenin iliklerinde hissettiriyor. daha önemlisi düşündürüyor. gerçek bir yaşam hikayesinden uyarlanarak film haline dönüştürülen bir yaşamın etkisi üzerinize siniyor. ramon'un dediği gibi, nasıl yaşam bir haksa, ölüm de bir haktır. ölümü düşünmüyor oluşumuz ölmeyeceğimiz anlamına gelmez. insanların asıl korktuğu ölüm değildir, zaten ölümün ne olduğunu ölenin ardında kalarak bilmek mümkün değil. işte, insanları korkutan, yüzleşemedikleri gerçektir. ölüm gerçeği.

filmde anlatılan konunun ve onurlu ölüm hakkının en iyi anlatılış biçiminde, bana göre, yönetmenin çok büyük etkisi var. filmi izleyenler bilir, çekimler hep yarım görüntüyü içerir. yarım yüzler, bedenler, eşyalar... filmi izlerken kendinizi çok kaptırdıysanız, görüntünün diğer yarısını görebilmek için ekranın yönüne doğru eğiliyorsunuz. tabi bir işe yaramıyor, o yarımlık hissi huzursuzluğu beraberinde getiriyor. filmi izlerken, ramon'un hareketsiz vücuduna ve ötanazi isteğine öyle inandım ki, yaklaşık bir saat hiç kıpırdamadığımı ayaklarımda uyuşma olunca fark ettim. ramon karakterini canlandıran bukalemun lakaplı javier bardem, ne denli büyük bir oyuncu olduğunu da böylece ispatladı. zaten filmin aldığı ödülleri listesine bakarak bunu anlamak mümkün. film ödülleri şöyle;

2005 altın küre - en iyi yabancı film
2005 bfca award - en iyi yabancı film
2005 bangkok film festival - en iyi film & en iyi aktör
2004 venice film festival- jüri büyük ödülü - gümüş aslan
2004 venice film festival - en iyi yabancı film ödülü
2004 venice film festival - en iyi erkek oyuncu ödülü
volpi cup - en iyi aktör (javier bardem)
young cinema award (en iyi uluslararası film)
2004 european film award - en iyi aktör/en iyi yönetmen
2004 nbr award - en iyi yabancı film
2004 hollywood film festival - en iyi avrupa filmi
2004 ondas-cinemania award - en iyi yönetmen
2004 sdfcs award - en iyi yabancı film

ve künye:

yönetmen: alejandro amenábar
senaryo: alejandro amenábar, mateo gil
görüntü yönetmeni: javier aguirresarobe
müzik: alejandro amenábar
kurgu: alejandro amenábar
yapım: 2004, ispanya, fransa, italya
tür: dram
süre: 125 dk.
dağıtım: chantier

oyuncular:
javier bardem (ramon sambedro)
belen rueda (julia)
lola duena (rosa)

ramon sampedro, yatalak olmasına karşın yazdığı yazılar ile edebiyat dünyasına da girmiş. 1996 yılında tüm yazıları letter from hell (cehennemden mektuplar)isimli bir kitapta yayımlandı ve ramon 1998 yılında hasretle beklediği vuslatını gerçekleştirdi.

filmde ve ramon'un hayatında dikkat çeken bir diğer husus yasaların ve hükümetin tutumudur. laik bir hükümetin, dini inbançları ve toplumsal yargıyı gözetmesi savunduğu laiklik anlayışıyla çelişmekte. ölüm gerçeğini ve ölümün bir hak olduğunun dini inançla örtüşmediğini bu yüzden ötanazinin gerçekleştirilemeyeceğini söyleyen hükümet ve mahkeme, kendine laik demeye devam etsin. evet, laiklik sözde kalıyor ve din ne kadar laik olduğunu söyleseniz de etrafınızda zırh gibi sizi sarıyor. işte, asıl gerçek budur. din, her zaman sizin isteklerinizin ve seçimlerinizin önündedir.

filmin can alıcı replikleri:

"sana ulaşmak ve dokunmak için kat edebileceğim iki adım, benim için imkansız bir yolculuk, bir fantezi, bir rüya... işte bu yüzden ölmek istiyorum."

***

"senin beni sevme şeklin, benim sana olan sevgimi değiştirmiyor."

***

julia: neden hep gülümsüyorsun ramon?
ramon: eğer kaçamıyorsan, başkalarına bağlıysan, gülümseyerek ağlamayı öğreniyorsun.

ve son söz ramon sampedro'nun olsun.

denize açılmak

denize açılmak, denize açılmak
derinliğin hafifliği içinde
hayaller gerçek olur.
iki ruhun birleştiği yerde
sadece tek bir dilek gerçek olur.

bir öpücük yaşamı ateşler,
şimşek ve yıldırım ile.
bedenim artık benden çıkar,
evrenin merkezine ulaşmam ile.

çocukça bir kucaklaşma
öpücüklerin en safı.
sonra geriye kalan
sadece tek bir arzu.

senin bakışların ve benimkiler,
sürekli yankılanıyor, sessizce tekrarlayarak:
derine, daha derine,
et ve kanın ötesindeki her şeye...

ama ben her zaman uyanıktım
ve her zaman ölümü diledim,
dudaklarım sonsuza dek
senin saçlarına kenetlenmiş olarak.

ramon sampedro

reise der hoffnung

<bkz: umuda yolculuk>

1991 yılı en iyi yabancı film oscar ödülünü alan film.

filmin yönetmeni xavier koller. yönetmenin ismini senaryoda da görüyoruz fakat burda daha dikkat çekici olan -benim için- senaryoda feride çiçekoglu (uçurtmayı vurmasınlar) ismi. filmi izlerken feride çiçekoğlu'nun varlığını resmen hissediyorsunuz. başrollerde necmettin çobanoglu (haydar), nur sürer (meryem), emin sivas (mehmet ali) oyunculuk başarısıyla aldığı ödülün hakkını vermiş.

maraşlı bir ailenin isviçre'ye illegal yollarla girmeye çalışması, yolculuk öncesi, sırası ve sonrası yaşladıklarını konu alan, göçmen kaçakçılığının insanı et yığını gibi görmesinin bir insanlık ayıbı olduğunu görmemizi sağlayan bir film bu. aile isviçre'ye gidebilmek için ne var ne yoksa satıyor ve parasını bu tacirlere veriyor. para nedir ki insan onurunun yanında? işte film insanlıktan çıkan insanları da anlatıyor bi yerde. farklı ırkların insanlığa baklışını öyle yaralayarak gözümüze sokuyor ki, bildiğimiz ama kabul etmediğimiz gerçeklerle yüzleşip kendimizden utanmamızı sebep oluyor.

göçmen kaçakçılığı yapan türklerin kan emici olması, vicdansızlığı, insan yaşamı ve onurunu hiçe saymasının karşısında, içviçreliler'in insanlığa gösterdiği saygıyı net olarak hissetmek mümkün. biri insanları ölüme terk ederken, diğeri ne olursa olsun insan olduğu için ona yardım ediyor. yine bi tarafta çaresizliği görüyorsunuz, diğer tarafta umudu. zaten çaresiz ailenin umuda yolculuk arzusunun sebebi de bu. kendi memleketinden uzakta da olsa insan olduğunu anlamak, insan gibi yaşamak.

isviçre'ye ulaşmak için sıkıntı çeken ailenin çocukları olan mehmet ali (emin sivas) filmin sonunda soğuğa daha fazla dayanamıyor ve donarak hayatını kaybediyor. ve ailenin umudu tükeniyor. filmin sonunda baba haydar (necmettin çobanoğlu) oğlunu kendi topraklarına gömmek istediğini söylüyor. ve son sahne filmin konusunu özetliyor.

isviçre yolunda bir tır şoförüyle tanışmışlar ve şoför aileye karşı çok iyi davranmış, tam bir insanlık örneği göstermiştir. çocuğun ölümünü duyan şöför, hapishanede olan babayı ziyarete gelerek üzüntüsünü bildirir. cenaze masraflarına yardım etmek istediğini söyler ve baba oğlunu memleketi olan maraş'a gömülmesi istediğini söyler. şöför benden başka bir isteğin, yardımcı olabileceğim bir şey var mı diye sorar. ve babanın sözü filme damgasını vuran sözüyle film biter.

"keşke arkadaşım olabilseydin"

başa dönelim. filmin ilk sahnesinde bir kutlama yapılmaktadır. kutlama yapan köylülerin aievi olması, türkiye'yi ve türk insanını temsilen mi seçildi bilmiyorum ama, gayet güzel ve sıcak görüntüler var. yine ilk sahnelerde kurban kesilmesi bizim için çok normal gibi görünse de, yabancı filmler kategorisinde bulunan bu filmin izleyicisi için pek normal sayılmayabilir. filmde türkiye'nin ve türk insanının kötü gösterilmesi bazı çevrelerce eleştirilmiş. hep derim, insan gerçeği kabul etmek istemediği sürece onu sayar ve karşı çıkar. malesef ki, filmde anlatılan tüm olumsuzluklar bu ülkenin gerçeği. insanların kan emici olması, insan yaşamını önemsememesi, onur kırıcı davranışlar ve değer vermeme... bunların hepsi bu ülkede var ve bunları eleştirenlerin bu tarz hareketleri en çok yapanlar olması da bayağı üzücü.

filmi izlediğimde yönetmeninin xavier koller olduğunu bilmeseydim, bu kesinlikle bir fatih akın filmi derdim. fatih akın filmlerinin özelliği olan türkiye'nin olumsuzlukları işlenmiş bu filmde de. türkçe ve yabancı dilin karışımından oluşan replikler de akın'ı getiriyor akla. başka detaylar da var elbet. ama bu filmde eleştirilecek tek yön var bana göre; o da, filmdeki maraşlı ailenin düzgün türkçe konuşması. her ne kadar türk insanı olsa da, doğuda doğup, büyüyen insanların neredeyse istanbul türkçesiyle (bu da uydurma ya neyse) konuşması başarılı oyunculukta gölge gibi durmuş. oyuncular doğu gırtlağına yakın konuşsaydı -en azından- gerçekliğin etkisi daha fazla olabilirdi.

bu film hala izlememiş olanlar için büyük kayıp. ölmeden önce mutlaka izlenmesi gereken filmlerden biridir bence. aslında geç kalmış sayılmazsınız, konu hala güncel, insanlar hala aynı çileyi çekmekte, aynı yaşam sıkıntısından muzdarip...

mutlaka izlemelisiniz.

eyvallah

kabulleniştir.